Bizi Takip Edin
 
Esin KALYONCU
Esin KALYONCU

Serbest Köşe

Özgün Desen Dokuyucuları

‘’Allahım, lütfen annemi mükemmel yap!’’(01 Mart 2009)

(6 yaşındaki oğlum Yunus Emre’nin Rüya Perisi’nden o geceki dileği)

Yabancı uyruklu iş arkadaşım dün sabah harika bir haber verdi bana:

‘’5 aylık hamileyim!’’ Birincil amacı beni mutlu etmek değildi ama mutlu oldum yine de. Doğum izni ile ilgili sorular sordu. Göreceli kısa sayılabilecek aralıklarla iki kez doğum yapmış bir annenin doğum işinin bürokrasisi ile ilgili deneyimlerinden faydalanmak istemiş. Kolay değil tabi. Ülkenin vatandaşı olan için bile çetrefilli, ciddi uğraş gerektiren işler bunlar. Anlattım. Ne yapması gerektiğini değil. Ne yaptığımı.

‘’Uff, biraz karışıkmış.’’

‘’O minik ‘şey’i kollarına verdiklerinde, hepsine değer olduğunu göreceksin.’’

‘’ ‘Şey’ mi dedin?’’

‘’Evet. Ben aynen böyle hissetmiştim.’’

Evet. Ben aynen böyle hissetmiştim. Yalnız mıyım? Sanmıyorum. Benim bir hayatım vardı zaten. O hayatta bu yeni ‘şey’e (gelişi planlanmış da olsa) yer açma kararını doğumdan yaklaşık bir yıl önce almış ve hemen ardından da o ‘’şey’’ karnımdaki yaşam alanını usul usul büyütürken ben de onun benim hayatımdaki yerini belirlemeye, kanıksamaya ve benimsemeye çabalamıştım. Zorlanmış mıydım? Hayır.

 Onunla dokuz ay boyunca sohbetlerimiz olmuştu. Doğadan, türlü türlü insandan, biraz karmaşık olsa da dünyanın yaşanılası bir yer olduğundan ve bazı bazı can yaksa da hayatın yaşa(n)maya değer olduğundan bahsetmiştim Yunus Emre’me. Yunus Emre’m. Aşk Böceği’m. Sevgi Pınar’ım. İlk gözağrım…

Fakat hemşire hanım onu göğsüme yatırıp ‘Kutlarım,’ dediğinde ve  Yunus Emre onu hayata bağlayacak besini almak için göğsümün ucuna yapışıverdiğinde hissettiğim buydu. Evet. O ‘’bir şey’’ idi. Sonra mı? Sonra çok şey oldu..

Ben oğlumu emziriyor, evde ol(a)madığım zamanlarda içebilsin diye sütümü sağıp hijyenik torbacıklarda depoluyor, onu yıkıyor, altını temizliyor, ninniler söylüyor, uyutuyordum. Oğlum baş döndürücü bir hızla terfi etmişti: ‘’Bir şey’’ iken, ‘’Çok şey’’liğe, oradan da ‘’Her şey’’liğe… Çok kaptırmış olmalıyım ki 5-6 ay kadar sonra eşim ‘’O, her şeyin oldu,’’ diye sitem etti bana. Haklıydı. Haklıymış. ’’Ama atladığın bir nokta var: O, senin değil; sana ait değil yani.

O artık hayata ait.’’ Peki, ben ne olacağım? Ben nasıl anne olacağım? Nasıl anne olunur yani oğlum bana ait olmadan? İçimde o çoğaldıkça ben nasıl azalabilirim? Her şey ne güzeldi. Karıştı kafam. Ali Ozan’a da hamileyim üstelik.

Başında sahiden akıl, kalbinde sahiden yürek taşıyan hiçbir annenin ‘’Şimdiki aklım olsaydı, ikinciyi doğurmazdım,’’ diyeceğine ihtimal vermem; vermek istemem. Sanki böyle bir düşünce sese dökülse (yaşı daha) küçük olan yavrunun ömründen gün çalınırmış gibi gelir bana. Allah esirgesin. Benim varlığım ilerleyen yıllarda sorun olacaksa çocuklarıma, ömrümden alsın onlarınkine katsın dilerim. Ancak, belki de sadece yaşayanların bilebileceği bir gerçeklik (koşullara bağlı bir doğru) var ki iki veya daha fazla çocuklu hayat, tek çocuklu hayattan daha çok enerji, azim, sorumluluk ve emek ister. Sadece fiziksel değil, duygusal yükü de oldukça ağırdır. Çocuklarınız sizi ‘’mutlak hâkim,’’ (kavram olarak tanımlayamasalar da) ‘’en mükemmel varlık,’’ ‘’en ışıklı, en parlak güneş’’ olarak görürken siz hata üstüne hata ve ışık kaynağı olarak zaman zaman da kısa devre yapabilirsiniz. 

‘’Anne, sen yaptın bunu işte. Senin hatandı.’’

‘’Düzeltmeye çalışırım şimdi.’’

‘’Yapamazsın anne. Düzelmez o çünkü. Emek vermiştim ben ona.’’

‘’ Kaza oldu oğlum. Affedersin.’’

‘’ Kötü bir annesin sen. Kötü. Çok kötü.’’

‘’Sence biraz haksızlık etmiyor musun?’’

‘’ Hiç de değil. Affetmeyeceğim işte.’’

‘’Mükemmel olmak zorunda değilim oğlum’’

‘’Olmaya çalışsan iyi edersin!!!’’

Gelgitlerinizin girdabında kaybolduğunuzu hissedebilir, acabalarınızın denizinde boğulmak üzere olduğunuzu zannedebilirsiniz. Yine de onu doğurdunuz güne kem söz edemezsiniz. Etmezsiniz. Sıcak çatışma anlarının dimağınızda bıraktığı suçluluk duygusunun sizi yavaşlatmasına izin vermemeye çalışır ve çözüm arayışına girersiniz. Dantelin tığı gibi mini mini oyuklar, oyanın iğnesi gibi acıtan delikler aça aça yüreğinizde sabrınızı, aklınızı ve yeteneğinizi sınar akıp giden hayat… Önce sınav yapıp sonra öğreten tek öğretmen o’dur çünkü… Ortaya çıkacak olan elemeği göz nuru eserinizi, ‘’Çaylaklık, ’’ ‘’Çıraklık,’’ ya da  ‘’Ustalık,’’ dönemimin eseri diye sınıflandırarak kaytarma olanağınız yoktur… Zaman, her ilmeğine göz nurunuzu feda ettiğiniz o nakışı veya diktiğiniz o elbiseyi söküp yeniden örme ya da dikme şansını da vermez size üstelik…

O, her şeyi ile sizin işlediğiniz nakış, sizin diktiğiniz (takım)elbisedir. Üzerinize tam, bol veya dar olmasının ya da üzerinizde şık veya rüküş durmasının hiç mi hiç önemi yoktur sizin için. Ona—karşılık beklemeden hem de—emek ve zaman vermişsinizdir. Dolayısı ile nakışındaki, dikişindeki irili ufaklı sorunları dert etmezsiniz. O, sizin eserinizdir çünkü.  Varsa bir sorun, ‘’Terzi kötü, ayıbını örten ütü.’’ meselinden yola çıkıp terziliği bırakır ütülüğe soyunursunuz bu defa. Sizin yetiştiremediğiniz, beceremediğiniz kısımları halletsin diye yardımcılar bulur, o elbiseyi mürüvvetini göreceğiniz gün(ler)e yetiştirirsiniz mutlaka. O gün(ler) geldiğinde de en güzeli ve en yakışıklısı tartışmasız sizinkidir…

 En usta zanaatkârın eline yakışır türden araç gereçlere sahip olabilirsiniz.  Donanımınız, öğreteniniz, rol modeliniz kim olursa olsun sadece ‘’siz’’ anne olursunuz. Kendiniz. Zaman içerisinde ilk günlerdekinden daha soğukkanlı olmayı öğrenebilir, ona zarar verdiğini fark edip daha ölçülü bir vericiliği benimseyebilirsiniz. Yine de bu işte ‘’usta’’ olma şansınız yoktur; çünkü hiç bitmez öğrenmeleriniz… Çünkü hiç bitmez o yıllar önce başladığınız nakışın deseni… Çünkü sayısız kereler daha saplanacaktır iğneler o kumaşa…

 Yedi sene öncesini kuşbakışı seyrediyorum şimdi: Saçlarım azalmış biraz… alnımdaki ve gözlerimin çevresindeki kırışıklar belirginleşmiş… Hayır, hayır. Eksilmemişim… Oğullarım ‘’çok şey’’im oldukça ben de artmışım yıllara inat… Çoğalmışım…. Çoğalmaktayım hala… İğnelerimi koşulların gerektirdiği biçimde batırıp çıkarıyorum o bembeyaz mis kokulu iki kumaş parçasına… Canımız birlikte yanıyor bazı bazı… Birisi henüz 4 santimetrekare diğeri 6…. Ben öğrendikçe iğneleri daha az acıtarak batırmayı, hayat ‘’Aferin,’’ deyip genişletiyor, büyütüyor desen nakşedeceğim o kumaşları… Ne güzel… Hep daha çok öğrenmenin, daha çok gelişmenin ve daha iyi anlamanın heyecanında olacağım… Benden önceki dokuyucular belki huzurlu, belki gururlu, belki umutsuz, belki huzursuz, belki özleyerek, belki de söylenerek bakıyorlar şimdi kendi desenlerine… Bense, kendi özgün desenlerimin merakındayım…. Tanrı yardımcım olsun…

13 Mart 2009

                                                                               İSTANBUL

Tarih: Salı, Aralık 1st, 2009
Yazı Kategorisi: Köşeyazıları, Serbest Köşe

Yazar Hakkında

One Response to “Özgün Desen Dokuyucuları”

  1. güldem şahan Says:

    Esin,
    Keyifle okuyorum yazdıklarını ve ilk okuyuşumda keşfettiğim o kırılgan duyarlılığa hayran oluyorum. Ve dile getiriş tarzına…
    Biraz zor olsa gerek bu duyarlılığı taşımak ama unutma ki ancak böyle bir farkındalık yaşamın gerçek tadını anlamayı sağlıyor. Kolay gelsin arkadaşım başka ne diyeyim…

Bir Yorum Ekleyin